Çarşamba, Mayıs 31, 2006

DAMARDAN

Akşam yemeği yenildi ve sigaradan bir yudum çekilerek Aliye seyredilmeye başlandı. Arkadaş hülüş ve kızı ceroş bizdelerdi dün akşam. 2 haftaya yakındır görüşmediğimiz halde, Aliye sanki daha önemliydi. Aliye Sinal ile barışcek mi? Deniz ne yapmaya çalışıyoo vb. Yapamadığımız sohbet ve gideremediğimiz hasret reklam arasında Hülyanın "bizi eve atıver hadi" demesiyle sona erdi. İşte, diğer insanların hayatı bir film olsa bile bizi bizden alıp başka diyarlara götürmeye yetiyor. Eh napam, oğulcan emoş da uyumuş, canoşla bir süre 1000 kalori diyetimizin nası gittiği ve neler yapmamız gerektiği hakkında bir süre tartıştıktan sonra televizyon seyretmeye devam ettik. Aslında televizyon seyrediyoduk ama hangi kalanalı seyrettiğimizi bile bilmiyoduk ya da ben kendi adıma konuşiim daha iyi olur. Deniz feneri diye bi program vardı ekranda. Karadenizde Maçka diye bir yörede çekilmişti program. Uşağum şeklinde tam Karadeniz şivesi ile konuşan bir teyze isten dumandan karardığı belli bir odada sunucu ile hayatlarının nasıl zor şartlar altında devam ettiğini anlatıyordu. İsten kararmıştı oda, çünki su ısıtmak ve yemek yapmak için yakılan ateş odanın tam ortasında açıkta yakılmış durumdaydı. Ev dağ eviydi ve haliyle ahşaptı. Doğa anlatamıyacağım kadar güzel, yeşilin her tonu mevcut ama hayat bir o kadar zordu bu aile için. Sunucunun anlattığına göre, evin su ihtiyacını karşılamak için bu teyze her gün 3klm ötedeki dereye gidip gelmek zorundaydı. Odada bir de kuzine vardı, üzerinde en son öğünden kaldığı anlaşılan mısır çorbası vardı. Sunucu dibi özenle sıyırılmış tencereye bakarak, yapacak yemeklik bişileri olup olmadığını sordu teyzeye. Eh buluruz bişiler şeklinde ama her tanıdığım karadenizli gibi sıcak bir gülümseme ile cevap verdi. Hep şaşırmışımdır bu karadenizlilerin nasıl bu kadar hayat dolu ve neşeli olabildiklerine. Hayatın her zorluğu karşısında çok yorulduğu ve yıprandığı belii ama biz modern hayatı yaşayan pek çok insandan daha fazla canlı bu teyzenin 2 tanede kzı vardı. Bir tanesi 12 yaşlarında diğeri ise 6-7 yaşlarında olan bu dünyalar güzeli kızlar ailenin yaşadığı zorluklardan nasiplerini almışlardı. Mutfak, sofa olarak kullanılan odanın yanında güneşin girmeye tenezzül etmediği bir odada, aile hep beraber kalıyodu. 2 tane yatak vardı odada, anne ve baba bir yatakta, çocuklar bir yatakta yatıyolardı anlaşılan. Sunucu ufak kızla yatığı her söyleşide söz sürekli kızın küçük buzağısına geliyordu. Küçük kız ne istersin sorusuna sürekli olarak buzağısına yem istediğini söylüyordu. Yoktu bu yavrunun istediği hiç bir şey, çünki o kısa ömrü boyunca görüp görebildiği her şey bu dağ evi ve etrafı ile ilgiliydi.
Ekip anne ve kızları arabaya bindirip doğruca şehre götürdü. İlk olarak kılık kıyafet yenilendi, hemen ardın da alış verişe geçildi. Herşey ama herşey alındı ev ihtiyacı olaraktan. Hatta ve hatta beyaz eşya dahi alındı, benim, lan bu dağ evinde elektriği nerden bulacak bu insanlar şaşkınlığım içinde. Sırada küçük kızın buzağısı için yem alış verişi vardı ve o da ekip tarafından ve küçük kızın mutlu bakışları arasında hallediliverdi.
Topluca Maçka Konut Evleri adında bir yerleşim alanına gidildi benim yuh artık bu kadarda diil dumurumla. Evet birde ev alınmıştı aileye. Çok güzel döşenmişti ev. Kızlar için bir çocuk odası, anne ve baba için harika bir yatak odası, herşey vardı evde. Sunucu küçük kıza buraları hiç gördünmü buraları diye soruyodu. Küçük kız daha önce görmediği bu ortam karşısında şaşkın şaşkın bakınıyodu çevresine. Odalar gezilmeye başlamıştı. Her yer utangaç ve şaşkın tavırları arasında gezildi, salon, yatak odası, çocuk odası. Herşeyi tek tek inceledi aile. Sırada mutfak vardı, kapıdan kafasını uzattığında büyük kız hiihhhh diye bir ses çıkardı ama kamerayı görünce utanıverdi. Artık duygu içimize sığamamış gözlerimizden yaş olarak süzülüvermişti canoşla beraber. Çaktırmadan ağlanmaktaydı ama yoğun duygu herşeyi anlatıyodu. Kasmadım artık kendimi, alenen ağlıyodum bu güzel insanların değişen hayatlarından duyduğum mutluluktan dolayı.
Eeeee dedim canoşa, tüm bunları verdiler bu insanlara ama hiç bir gelirleri olmayan bu insanlar nasıl devam ediceklerdi hayatlarına. Öyle ya bu modern hayatın sabit giderleri vardı. O dağ evinde öylemiydi oysa. Herşey doğadan geliyodu, elektrik, su ve aidat parası gibi harcamalar yoktu o dağda. Ama öyle diilmiş meğer, bu deniz feneri denen ekip yardım ettikleri bu insanları daha sonra unutuvermiyolarmış. Devam ediyomuş bu insanlara yardımları. Sevginin ve anlayışın tükenmek üzere olduğu bu dünyada hala böyle güzelliklerin olması umutla doldurdu içimi. Huzur içinde uyudum sabaha kadar, canım oğlum emroşa yetecek kadar sevgi ve anlayış kalmıştı dünyada. Torunlarım için o kadar emin diilim.

Cumartesi, Mayıs 27, 2006

SİMYACI

Sanırım konu değişikliğinin vakti geldi,

Yıl 1989 ya da 1990 tam hatırlamıyorum ama canım kardeşim ve dostum Selçuk'ların kırtasiyede vakit geçiriyoruz. Selçuk tıp fakültesini kazandı ve Marmara tıpta hazırlık okumaya başladı, ben ise gazi yapı işleri öğretmenliğini kazandığım halde kaydımı yaptırmadım ve üniversiteye hazırlanıyorum güya... Neyse nerde kalmıştık? Kırtasiyede sohbet ediyoruz Selçukla, tam o sırada telefon çaldı ve Selçuk telefonu açmamı ama çıkan bayana bir müddet sohbet ettikten sona arkadaşlık teklif etmemi söyledi. Şaşırmıştım ama kabul ettim hemen. Gerçektende karşımdaki bir bayandı telefonu açtığımda. Selçuk ordamı türünden sorularla konuşmaya başladı adını bile hatırlamadığım bayan. Ben de Selçuk yok ama ben varım türünden yavşakça bir tavırla kıza asılmaya başlamıştım ki kız benden daha yavşak çıkarak beni dumura uğrattı. Bir müddet sohbetten sona eve gideceğimi ve isterse evin numarasını verebileceğimi söyledim kızcağıza. Aldı numaramı ve kararlaştırdığımız gibi ben eve vardığım anda telefon çaldı. Açtığımda bu sohbete bir başka kız, funda kaıtılmıştı artık. Funda daha canlı ve daha şirindi diğer adını bile hatırlamadığım kıza nazaran. Ne işse anlamadım ama bu telefon konuşmaları artık hergün tekrarlanır ve ben fundayla daha yakın olmaya başlamıştım. Artık dışarda da buluşmalar başlamıştı ki ben aşık oldum fundaya. Onu düşünmeden geçirdiğim bir dakika bile olmuyor hayatla tek bağım funda sanıyordumki duygularımın karşılıksız olmadığı itirafını yaptı funda.
evet olaylar bir telefon sapıklığı ile başlamış ama artık dönüşü olmayan bir yola girmişti. Hatta bu gün şöyle bir geriye dönüp bakıyorum ki, en az 5-6 kişinin hayatının akışını değiştirmiş bu telefon görüşmesi.
Olaylar devam etmekte ve ben fundayla hayaller alemine dalmaya devam ediyodum. Günlerden bir gün Funda saat bilmem kaçta bilmem ne pastanesinde buluşmak istediğini ama gelirken yanında bir arkadaşını getireceğini ve benim de bir arkadaşımı getirmemi istedi. Düşündüm taşındım ve güvenç i çağırmayı uygun buldum bu randevuya. Güvenç bir iki nazdan sonra yan cebime koy edasıyla bak bi daha böyle emrivaki yapma diyerekten kabul etti ve biz bilmemne saatinde bilmem ne pastanesinde buluştuk. Fundanın yanında encan64 vardı, encan64 çok güzel fakat sıkıldığığı her halinden belli bir kızdı. Ortam bir süre sessiz oturmanın verdiği gerilimle sıkıcı bir havada geçti. Şimdi nasıl oldu hatırlamıyorum ama yavaş yavaş encan64 ile güvenç sohbet etmeye başladılar. Bu tanışmanın ardından samimiyet daha ileri gitmeye ve ben de encan64 ile güzel bir dostluk kurmaya başlamıştım. Güvenç ile devrim diye, bir başka ortak arkadaşımız daha vardı, hadi dedik bi gün atlayın arabaya. Biz üç deli göt encan64 ün evlerinin oraya gidicez ve Encan64 ü çatapat patlatan bir oyuncak tabancayla kaçıracaktık hangi akla hizmetse. Aslında şakaydı bu ve bir şaka olarak gelişti herşey, tabancayı arabanın camından uzattığımızda encan64 tabancayı tutup elimizden aldı ve inin lan arabadan şeklinde bize dumurların en büyüğünü yaşattı. İndik haliyle arabadan kuzu kuzu, yapacak bişey yoktu. Valla tam hatırlamıyorum ama güzel bir gündü o gün, güldük eğlendik ve sanırım birileri ilk olarak o gün aşık oldu birbirlerine. He he yanıldınız, aşık olanlar devrimle perçimdi. Perçim kim mi? Perçim encan64 ün kardeşi. Ooooo biz artık bir çeteydik örnekevler civarında, hergün birlikte vakit geçiriyor, her akşam marketin o daracık merdivenlerinde gece yarılarına kadar sohbetler ediyoduk ki örnek evlerin esas ev sahibi olan genç kitle bizim varlığımızdan hatta mahallenin kızları ile olan yakın diyaloğumuzdan rahatsız olmaya başladılar. Kaçmanın vakti gelmişti ama kızları bırakmaya hiç niyetimiz yoktu ve kaçtık . Nereye mi? Stadyumun bahçesine tabüüü.
Ooooo olayları büle detaylı anlatmaya devam edersem herhalde bu blogda yer kalmaz. Funda ile ilişkimiz bi acayip devam etmekte ama çocukça bir aşktan ileri geçmemekteydi. Bir buluşma gününde pohtan yere bi kavga sonucu bu ilişki ilk ve son darbesini almış oldu. Vay efendim evlenince kızımız mı olsun oğlumuz mu olsun türünden en alakasızından bir kavgaydı sanırım. İlk günler acıyla ve göz yaşıyla geçti ve ben her salak aşık gibin kendimi alkole verme yolunu seçerekten Güvenç ile birlikte bi arkadaşın evine gittik. Ooo ortam gayet güzeldi hani, rakı, mezeler herşey yerli yerindeydi. Alkolün ilerleyen bi bölümünde arkadaşın ailesinin almanyadan yolladığı hayatımda gördüğüm en büyük hıyar sofraya getirildi. Ama neydi o öyle beaa. Streç filme sarılmış, pırıl pırıl parlayan ve her halinden taze olduğu anlaşılan harika bir hıyar. Sofrada herşey mükemmel ama konu sadece funda ve kavgamız. Arkadaşın adı neydi hatırlamıyorum ama bana sürekli kendisinin Fundayla aramızı düzeltebileceğini, eğer telefon numarasını ona verirsem onunla konuşubaliceceğini falan söylüyoo, ben ise alkolün etkisi ile yavaş yavaş kıvama geliyodum. Gecenin sonunda ben olmuş bir durumda hatta telefon numarasını vermiş durumdaydım. Bir kaç gün sona çarşıda bi baktım Funda ve hah tamam adını hatırladım Deniz, el lele tutuşmuş yürürken gördüm onları. Allah allah, bizim arkadaş fundayla aramı yapmak için ilginç bi yol izlemekteydi herhalde ya da ben o akşamki hıyardan daha iri ve taze bi durumdaydım. Evet evet ben bir hıyardım, hem de en alasından. Barış Mançonun dediği gibin, doğrasalar beni,koca ege denizi cacık olurdu. Artık fundanın bir milyon kilometre uzaktan çekilmiş fotoğrafı ile ben yalnız kalmıştık.
Zaman bi şekilde akıp geçiyodu ama ben zamanın içinde bi yerlerde asılı kalmıştım sanki. Funda ile doluydu aklım, düğün gecesi ben bizim ordaki bi bakkalın önünde oturmuş biramı yudumluyor ve Fundayı düşünüyodum. Bi ara dayanamadım ve atladığım gibi bisiklete, düğün salonunun oraya gittim. Artık ben tüm türk filmlerindeki jönlerden daha bi bön, uzaktan düğün salonun camlarına baktım, baktım, baktım... Fonda, Düğününe beni de çağı sevgilim, istersen şahidin olurum senin şarkısı yankılanıyoo - tabii beynimin içinde- ve ben gözlerimden akmayan yaşlarla ülee salah salah bakınıyodum. Lan herif Fundayla aramızı mı yaptı yohusam anamızımı, belli diil ama bu, ara yapmadan ilerleyen vakitlerde bi de çocuk oldu, bu gün hala anlayabilmiş diilim.
Eh artık yapacak bişi kalmamış olmasına rağmen ben bi türlü unutamadım fundayı uzun zaman geçtiği halde. Yıl 1991 ve ben Mersinde işletme bölümüne kaydımı yaptırdım uzun uğraşlar ve annemin kurs paraları için giden bilezikleri sayesinde. Okul hayatı Uşaktan ve fundadan uzaklaşmam için iyi bi fırsat oldu benim için. İlk yılımda hemen eve çıktım. Girişken ve espirili bedenim sayesinde çok güzel arkadaşlıklarım oldu o vakitler. İnsanlar sohbetimden hoşlanıyor, sohbet ortamları ve bilimum faliyetlerde beni yanlarından eksik etmiyorlardı. Şu gün düşünüyorumda, o zamanlar pek bi yanaşan vardı bana ama ben hala fundaaaaa fundaaa böğürmesi makamında olduğum için ne yazıkki üle köroğlu vaziyetinde bitirdim okulu. Mersinde okul arkadaşlarım, uşakta Devrimler ve encanlar, hayatım güzel insanlarla devam ederkene ben mezun olup Uşak'a kesin geri dönüş yaptım. Eeee ne poh yicez gali dirkene Encan64 gille girdiğimiz ortamlardan tanıştığım Nihalle bi yakınlaşma evresinin içinde buldum kendimi. Aslen ben hala köroğlu vaziyetlerinde ve bu sebepten dolayı abazanlığın sınırlarında dolaştığım için olaya, artık siz ne isim verirsiniz bilmem, ben başka bi açıdan yaklaştım. Kendime o kadar güveniyorum ki oh ne güzel laylay lom. Ama ne yazıkki olay üle gelişmedi, ben 2. buluşmada kıza şakkadanak aşık olmammı. Artık dükkandan her öğlen yalan dolan , abuk subuk bahaneler bularak çizgi kafede, nihalle buluşma dönemi başlamış oldu benim için. Tabii bu arada Encan64 ve ahalisiyle güzel bi arkadaşlık hala devam etmekteydi. Encan64 bir fotokopi servisinde işe girmişti bu olaylardan bir süre öncesi. Patronuda Erhandır encan64ün. Erhan sakin , muhlis huylu ve salla erhan dendiğinde mangal yelpazesini hiç itiraz etmeden sallayan çok hoş ama bi o kadar kel keloj bi kardiştir ve benden bayaa da büyüktür yaşcana. Yani anlıcanız Erhan yakışıklıdır. Efendim bir akşam encan64 ve ailesinin başına gelen bir olaydan ötürü encan64 lerin evde toplanmış durumdaydık. Erhan kardiş de vardı, babacan ve asılgan patron edalarıyla. Yaa konu tamamen farklıydı ama ben başka şeyler düşünüyor, Erhanla encan64 ün birbirlerine ne kadar yakıştıklarını düşünüyodum ki bi ara sesli düşünmüşüm, Erhan bunu duymasıyla, aynı salla erhandaki gibi sarsılarak kendine geldi ve o da encan64 ile ne kadar yakıştıklarının farkına vardı. Encan ve erhan arasındaki bu olayların başlangıcı 92 lere dayanmaktadır ama artık 94 lerdeydik sanırım. Yıllar süren fırtınalı, çalkantılı, depremli ve çoook yorucu bir süreç sonunda evlendiler.
Ben hala aşık ve ebleh bi vaziyette mütemadiyen nihalle buluşmalara devam ediyordum. İlişkimiz ilerlemiş durumdaydı ki ben nihale evlenme teklif ettim ve kabul görülerek nihal tarafından onaylandı. Sıra bu kararı ailelere açıklamaya gelmişti. Nihal tarafında olumlu ve coşkulu karşılanan bu teklif -teyze kızı amcamın gelini olduğu için- bizim tarafta halamın budama ve bombalama girişimleri sonucunda, annemin kendini yerden yere atarken, seni evlatlıktan red ederim o kızla evlenirsen, o kız sigara içiyomuş, geceleri dışarı çıkıyomuş, o kız bizim ailemize yaramaz feryatları sayesinde çok ama çooook bilinmeyenli bir denklem haline dönüştü. Annemin tepkisi ve halamın "oğlum sen erkeksin, eğlen, eğlen de canın sıkılınca atıverirsin" türünden tembihlerinin yanında, yengemlere gidip bizim oğlan hevesini alsında kızı bırakıcak şeklindeki sadece ama sadece kendi gelin güveyliği olan konuşmanın nihalin kulağına fısıldanması sayesinde benim denklem artık en ala profların bile içinden çıkamıcakları bir problem oldu ve çözülemedi . Ben hala çizgi kafede her öğlen yerimi almaya devam ettim ama bu sefer uzaktan nihali görebilmek ve fırsat olursa ona herşeyi açıklamak için. Günler geçti ama ben nihale bir adım bile yaklaşamadım.
Yine böyle bir çizgi kafe günü ahanda bi baktım, perçim ve bir arkadaşı bi masada oturmuş sohbet etmekteler. Perçim de beni gördü ya dururmu, beni hemen masalarına davet etti. Hoş sohbet bir kaç dakika sonunda ben filizle tanıştım ama ona karşı hiç bişi hissetmedim söyliim yani. Bu arada hani bi zamanlar alevlenen aşk vardı ya, devrim ve perçim aşkı, o alev hiç bi zaman sönmedi ama bizim çatlak perçim sayesinde yıllarca birbirlerinden uzak ama başka insanlara yakın yaşadılar. Eh bizim devrim bilmem kaç milyonuncu kız arkadaşından sona yine boştaydı ve ben filiz ile devrimi bi güzel birbirlerine yakıştırıverdim. Ben yakıştırdım ya onlar da öle zannettiler ve çıkmaya -dışarı, kafeye ve bilimum yerlere- başladılar. Ancak fazla uzun sürmedi bu çıkma olayı ve hemen eks aşıklar oluverdiler. Ossun be güzelim ne olcek bu sayede bizim çizgideki çevremizde genişlemiş oldu.
Bu genişleyen çevre ile çizgi kafedeki birlikteliğimizin bir gününde bir kalabalık ortama giriverdi. İçlerinden bir tanesi ki sürekli ağlıyodu, sarışın, şirin mi şirin bi kız dikkatimizi çekiverdi. Adı Gülcan idi. Boza dendiğinde manasız bi gülme krizine tutulan bu kız benim yine boşta olan arkidişim devrime pek bi yakışmıştı benim gözümde. Eh benim gözümde yakıştıysa Devrimin gözünde de yakışmış olacakki telkinlerim sonucu çıkmaya başladılar (bkz. 2-3 satır yukarı).
Onlar çıkıyolar ama ben de pek ii bi dost oluyodum Gülcan ile. Devrim Eskişehirde okuduğu için sadece Devrim Uşağa geldiğinde görüşebiliyolardı. Ama burdaki ilgi alaka işleri bana düştü, kimse bana böyle bi görev vermediği halde. Yok canım Gülcan arayıp soruyodu da öyle oldu işte. Ama yemin ederim, dinime imanıma ona karşı sadece bir arkadaş gözüyle baktım hep. Hep diyorum ama olaylar bu şekilde gelişmedi. 94 yazında canım kardeşim ve dostum Selçuklarla ailesinin Kuşadasındaki yazlıklarına gittim. Döndüğümde Gülcanın salya sümük telefonu ile devrimin Gülcanı terkettiğini öğrendim. Bitmişti ilişkileri ama Gülcan için pek öyle görünmüyodu, baya sarsılmış ve üzgündü. Evet devrim gülcenı terketmişti ama biz hala görüşüyoduk gülcanla. Bu görüşmeler bir müddet daha devam etti ve bir sabah bir telefon görüşmesiyle keskin bir viraja gelmiş oldu. Telefonda gülcan ağlamaklı bir ses ile parkta bira içtiğini ve ağladığını söyledi. Ben dururmuyum uçar gibi çıktım tükkandan. İyi de hangi parktaydı bu kız dedim kendi kendime ve uzun bi araştırma sonunda huzur parkta bi bankta buldum kendini. Hem içiyodu hem ağlıyodu ve bir yandanda anlatıyodu. Ben devrimi unuttum artık diye söze başladı, dediğine göre devrimi unutmuştu ama bu seferde bana yakınlaşmıştı ve bu durum onu baya üzmekteydi. Üzmekteydi çünki olmaması gereken bi durum olarak yorumluyodu bu olayı. Ben devrimin arkadaşıydım ve yanlıştı bana yakınlaşması, bana karşı bişiler hissetmesi ona göre. Ne biliim, belki yanlıştı gerçekten ama bende de bişiler kıpraşmış ve bu geçen sürede ona karşı ben de boş diildim artık. Hele bi de devrimi unuttuğunu duyunca iyicene emin olmuştum. Sakindi sabah saatlerinde huzur park, adıyla müstesnaydı yani. Suni olarak oluşturulmuş minik bir şelalenin kenarında oturuyoduk. Benim ağzımdan sesli düşünceler dökülüverdi, ona karşı hissettiklerimi itiraf ediverdim birden bire. Olmuştu artık olan, biz de çıkmaya başlamıştık artık _ilk olarak huzur parktan dışarı- . İlk olarak devrimin yanına gittik ve açıkladık kararımızı devrime. Pek bi sakin ve olgun karşıladı olayı gözlerinde olumsuz bakışlarla. Ben ise kala almadım o bakışları çünki ben şıp sevdi yine kapılıvermiştim aşk oyununa. İşte böyle başladı gülcanla ilişkimiz ve 14 ay sürdü. Bu 14 ay süresince defalarca ayrıldık defalarca resmii olaraktan bitirdik ilişkimizi ama fiziksel olarak ayrılamadık en sonuncusuna kadar. Kopamıyoduk birbirimizden, türlü türlü bahaneler uyduruyor yine bir araya geliyoduk. Hatta biz artık ayrıldık dediğimizde bile yanyanaydık. İsimler uyduruyoduk bu bağa, bazen çok iyi dostuz diyor bazende çok iyi arkadaşız diyoduk bu oyuna. Annemlerin şehir dışına çıktıkları uzun tatillerde gülcan sabahtan bana geliyor ve akşama kadar evden çıkmıyoduk. Evet biz ayrıldık diyoduk ama sabahtan akşama kadar her naneyi yiyoduk. O kadar çılgındık ki şehrin en işlek yerinde sadece yağan yağmura ve arabanın camlarının buğulanmasına güvenip güpe gündüz şevişebiliyoduk. Aşıktım ben ona hem de delicesine, hem de ölürcesine. Geceleri gizlice evden kaçardı ve sabaha kadar gezerdik sokaklarda. En son olarak şimdiki havaalanının olduğu yere gider ve güneşin doğuşunu seyrederdik. Antalyaya taile bilem gittik ikimiz, yine ayrıydık teorik olarak ama ateş ve barut işte naparsın. Aşıktım ben ona hem de taparcasına. Nasıl bişey bu derdim kendisine, böyle dostluk olmaz, dostlar birbirlerine böyle ayıp şeyler yapmazlar derdim. Biz dost değiliz biz sevgiliyiz derdim ama o hayır derdi ve ben susardım onu kaybetme korkusuyla. Öyle ya yanımdaydı ve bu bana yeterdi adı ne olusa olsun.
Erkeğiz ya, kanımızda, hücrelerimizde ve genetiğimizde var çok eşlilik ben napiim. Bi gün telefon çaldı ve bi arkadaşım akşam iççin davet etti beni ve ekledi alyansını çıkart diye. Evet alyans, biz gülcanla o boyuta bile vardık arkadaşlar arasında yapılan bir söz seromonisiyle. Ben nediim bilmemki çıkardım alyansı ve cüzdana koydum. Akşam arkadaşlardaydık yanımda bir başka arkadaşım olduğu halde. Ben soran gözlerle ev sahibi arkadaşa bakıyom hayırdır niye çıkarttım ben bu alyansı diye ama kafamı kapıya çevirmemle anladım niye çıkardığımı, iyiki çıkarmışım yani. Yok böyle bi güzellik, kapıdaki hatun ev sahibinin baldızı, çok güzel ama buzdolabının derin dondurucsu ondan daha sıcaktır. Ev sahibi arkadaşın eşi olaraktan ev sahibesi sordu gülcan nasıl diye. Ben gak ve de guk derkene evsahibi onlar ayrıldı diye araya girdi. Ben heee diyerekten onay verdim bu yalana. Len resmi olarak ayrı fakat gayrı resmi olarak birlikte olduğumuz zamanlara denk gelseydi pek güzel olacak ve ben bu kadar stres yapmıcaktım ama artık elden gelen bişey yoktu. Artık su yatağında akacak ben ise bişey diyemicektim. Pek uzun sürmedi bu olay yani ayrıldığım yalanı. Baktımki kız çok güzel ve benim hiç şansım yok, ayrıca ben stres içinde olduğum için doğal olamıyor ve komik durumlara düşüyorum, bi gün biz gülcanla yeniden birleştil diyerekten ve alyansı barnağıma takaraktan daldım içeri. Evet gerçekten iyi gelmişti bana bu dürüstlük. Artık daha bi doğal ve espirilerin doruklarına çıkmış durumdaydım. Baldıza da yazılma durumları da yok ya artık, ben ortamın gülüyüm. Bir süreliğine şehir dışına çıkmam gerekti gülcanla ama baldız gitme demekte. Hatta gidersem döndüğümde onu bulamıcağımı belirten tehtidlerde cabası. Ya ben angutum ya hiç bişi anlamıyom bu tavırlardan ve gönlüm rahat gittim ama döndüğümde baldız sözünü tutmuş ve gitmişti. Pek üzülmedim bu gitme olayından, sadece akşamları arkadaşlarla olan güzel ve eğlenceli ortamlar artık sona ermişti ona üzüldüm. Bir gün tükkanda otururkene telefon çaldı. Ahanda karşımda baldız, antalyadan aramakta ve beni çok özlediğini hatta beni unutamadığını söylemekte. Kafamda şimşekler çaktı sanki. Benim çok eskiden beri kurduğum bi hayal vardı; ben bir kıza aşık olacam ve o kız da bana aşık olacak ki gülcanla ilişkimiz bu boyuttaydı, bir başka kız çıkacak ve beni sevdiğini söyliyecek, ben ise o kıza nayır olamaz, ben onu seviyorum, seninle olmaz diyecek ve onu red edecektim. İşte hayallerin gerçek olması için gereken herşey altın bir tabak içinde bana sunulmuştu. Aslında ben de onu özlemiştim. Hatta gülcanla şehir dışına gitmeden bir iki gece önce alkollü bir anımızda duygusal bir yakınlaşma bile yaşamıştık. Evet ona karşı kayıtsız diildim ama gülcan çok daha fazla ağır basıyo hatta gerçekleştirmek istediğim hayalim hepsinden de ağır basıyodu. Günlerce antalya uşak şehirler arası telefon konuşması gerçekleşti aramızda. Artık beni sevdiğini ama gülcan varken bu ilişkinin nasıl yürüyeceğini soruyor ben de ona, yaşanması gereken bişeyler varsa yaşanmalı ve sorgulanmamalı diye cevap veriyodum. Uşağa gelmeye karar vermesi ve benim onu ikna etme çalışmalarım 2 gün sürdü. En sonunda bir gece 24:00 arabasıyla otogara girdi. Onu otobüsün kapısında karşıladım, çok güzeldi. Kendi kendime soruyodum, bu kadar güzel birkızın benimle ne işi var diye ama o benim karşımdaydı. İlk olarak dükkana gittik. Uşağa gelme kararını verdiğinde plajda güneşlenmekteymiş ve otobüsün kalkmasına 1 saat kalmamışmış. Saçları aceleyle oparlanmış ama deniz suyunun verdiği lepiska görüntüsü kaybolmamıştı. Hatta teninde hala denizin tuzu vardı. Sabaha kadar dolaştık veya bir yerlerde duraksayıp konuştuk. Sabaha kadar dünyanın dışında yaşadık herşeyi. Sabah olduğunda dükkandaydık. Konu gülcanla benim ilişkimdi. O muhlis sebahat gitmiş yerini ısrarcı sebahat almıştı. Artık bana direkt olarak, Gülcandan ayrılmamı aksi takdirde bu ilişkinin biteceğini söylüyor ve baskı yapıyordu. Bu ilişkinin bitmesini istemiyordum ama sanki senaryo benim hayalim için yazılmıştı. Herşey hayalime uygun hatta sarfedilen kelimeler bile tıpa tıp aynıydı. Kısa bir müddet düşündükten sonra, ona gülcanı terkedemiyeceğimi, gülcanı çok sevdiğimi söyledim. Ağlıyordu artık sebahat, kızgındı bana. Onu kullandığımı ve bilimum sinirle söylenebilecek her şeyi sıraladı. Sabah ilk otobüse bindirdiğimde o güzel yüzü artık gülmüyordu.
Bir hafta geçmişti üstünden olayların. Ben hayallerimi gerçekleştirmenin verdiği salakça huzurla mutlu mesut bir hafta geçirmiştim ama yanlış olan bişiler vardı. Gülcanı aldatmıştım ve bu beni rahatsız ediyordu. Ona herşeyi anlatmalı ve ondan özür dilemeliydim. Bir sabah gülcanla buluştuk ve ben herşeyi tüm çıplaklığıyla anlattım gülcana ama sonunada onu ne kadar sevdiğimi, sebahatin onu terketmem için baskı yaptığını ama benim ona sevgim yüzünden ondan vazgeçmediğimi ısrarla belirttim. Tek savunmam, onu ne kadar sevdiğim ve yaptıklarım için pişman olduğumdu. Uzun uzun ağladı gülcan, bu olayın onu çok yıprattığını ama beni affedebileceğini söyledi. Bu gün düşünüyorumda, esas yanlışı sebahata yapmıştım. Hiçbir günahı yoktu o kızcağızın. Belki çirkin kurbağayı hiç bir zaman prens olmıyacağını bildiği halde öpen bir prensesti o. Gençtik o zamanlar, öyle olacak zannediyoduk. Bu gün asla böyle bir iğrençlik yapmam. Tecrübe acıdır derler hatta acıların toplamıdır da derler. Benim bu şovalyelik girişimim Gülcan tarafından feci bir şekilde cezalandırıldı. Bir gün eskişehirden arkadaşlarının geleceğini söyledi bana gülcan. Çizgi kafede buluşacaktık o arkadaşlarıyla. Benim gittiğimde gülcan ve eskişehirden gelen arkadaşları bir masanın etrafına toplanmışlardı bile. Ben gülcanın bir yanındaki sandalyeye iliştim ve diğer yanındaki sandalyede de bir başkası oturuyodu. Bu başkası nedense gülcanla baya bi samimiydi ve ilerleyen saatler sonunda bu samimiyet benim gülcanla kavga sebebim olacaktı. Kafenin önünde kavga gülcanın diğer çocuğun yanında kalmayı tercih etmesiyle sona erdi. Gülcan benden öcünü fena almıştı, Gülcanın bir iki ay sonra üniversiteyi kazanıp iskenderuna gitmesi ile herkesin çenesi fena halde düştü ve o günkü olaylar bir bir ortaya döküldü. Gülcan eskişehirli bu çocukla, eskişehirde gittiği bir kurs esnasında işi pişirmiş ve o gün kafede herkese artık benimle ayrıldığını ve bu çocukla ilişki yaşadığını anlatmış. O gün herkes olayı biliyor ve bu herkes yaklaşık 100 kişi kadardı. Bir tek ben olaylardan habersiz gülcanın yanında etrafa gülücükler dağıtıyodum. Bu gün şöyle bi düşünüyorumda, herkes de bana gülümsüyodu ya da aslında kahkayayla gülüyodu. Kız anasının gözü çıktı yani anlıcanız. Benim hayallerim uğruna yaşadığım kaçamağı beni herkese rezil ederek cezalandırdı.
O gün kafede yaşanan olaylar aslında bir başka olayın sebebi oldu. Benim Gülcanla kavga ettiğimi gören bir arkadaş Canoşa olan biteni anlatmış. Canoşta o zamanlar bizim muhasebecide çalışıyor ve benim staj defterimi doldurmamda da bana yardım etmişliği var. Yani anlıcanız fazla olmasa da ufak bi samimiyet var aramızda. Ben gülcanla ilgili herşeyi öğrenmiş ve ilişkiyi tamamen bitirmiş durumdaydım ki Canoş bi gün telefon etti. Olayları duyduğunu ve üzüldüğünü söyledi. Bu telefon görüşmesi Canoşla yakınlaşmamızı sağladı.
Bu gün. Kafedeki olayların üstünden 12 yıl geçti. Ben Canoşla 9 yıldır evliyim. Beraberliğimiz, flörtümüz ve nişanlılığımızla beraber 12 yıl. Canoş bana bu 12 yılda hayatın tüm güzelliklerini yaşattı. 4 yıl önce Allahın herkese nasip etmesini dilediğim bir erkek evlat verdi. Aşkın ve sevginin ne olduğunu, fedakarlığın aşkı nasıl ayakta tuttuğunu bana öğretti. Ben bu 12 yılda büyüdüm ve aşkın ne olduğunu iyicene anladım. Canoştan evvel yaşadığım ve adına aşk dediğim tüm yanlış anlaşılmalardan ötürü kendimden ve çevremden özür dilerim.

Telefon çaldı ve bazı insanların hayatı değişti. Funda Deniz ile evlendi ve en son bildiğim kadarıyla 1 çocukları var. Devrim Perçimle tanıştı ve en sonunda evlendi, şu anda çok mutlular. Ben Candan ile evlendim ve en büyük zenginliğe kavuştum çünki "en büyük zenginlik, evdeki huzur". Bizler direkt olarak hayatı değişen insanlarız ama biliyorumki dolaylı olsa da hayatında köklü değişiklikler olan pek çok insan daha var.

Çarşamba, Mayıs 24, 2006

dejavu..........

Son dönem Osmanlı aydınlarının kişiliksizliğinin, teslimiyetçiliği­nin ve Batı karşısında duyduğu aşağılık duygusunun mükemmel bir ör­neği olan Ali Kemal Londra Konferansı öncesinde şöyle yazacaktır:
"Avrupa ile başa çıkmayı, yüzyıllardan beri Asya'nın hangi kavmi ba­şarabildi ki biz başarabilelim"

Ayrıca gazetesinde, Yunanlılara sığınarak onlar adına propaganda yapmayı kabul eden Ethem'in İzmir'de verdiği bir demeci de yayımlar.
Ethem şöyle demektedir: "M. Kemal, Yunan ordusunun hızlı bir taarruzuna bir dakika bile dayanamaz!"Ethem bu cümleyle, yalnız kendi beklentisini değil, hanedanın, çıka­rı hanedana ve bu çürümüş düzene bağlı olanların, işbirlikçilerin, gafille­rin, hainlerin ve elbette işgalcilerin hayalini de dile getirmiş oluyordu.

Turgut Özakman -Şu çılgın türkler-

İşte son dönem Osmanlı aydınları, zamanının eğitimli ve bilinçli insanları... Eğitim şart, hem de kesinlikle şart, ancak bakıyorum bu eğitimli kitle bu ülkenin yüzde kaçını oluşturuyor ve bu yüzdenin yüzde kaçı ülkesini seven, atatürkçü düşünceye sahip ve mantıklı kitle. Şu çılgın türkleri okurken bi an için dejavu yaşıyorum zannettim. Aslında dejavu bu gün bir olayı yaşarken o olayı daha önce yaşadığımızı sanmaktır ama ben eski bir olayı okurken bu gün bu olayların birebir örneğini yaşadığımızı farkettim. Ortalıkta yine Amerika ve onun gibilerin düşüncelerini savunan ve savunurken bu ülkeyi satabilecek aydın yazarlar. Daha da kötüsü oy reytingini arttırabilmek için Atamızın mirasçısı olarak kendini lanse eden çıkarcı bir çakal sürüsü. Aşşağı tükürsen sakal yukarı tükürsen bıyık. Al birini vur ötekine, yok bunların birbirinden farkı. Birisi dini sömürü yoluyla zenginliğine zenginlik katmak ve kendisine destek olanları mutlu etme derdinde. Diğeri ise şöhret olmak ve saygı duyulan bir kişilik olma derdinde. Diğerleri mi? Diğerlerinin bunlardan hiç bir farkı yok, hepsinin tek derdi var; para, para, para...
Dün Emniyet Genel Müdürünün basın toplantısında Danıştay saldırısının bir sol örgütle bağlantısının olup olmadığı soruldu sanki konuyu o taraf götürmek, işte olayın asıl sorumluları budur dedirtmek ister gibi. Beklenen de bu diil mi? Eninde sonunda bu konuyla, bu sol örgütün adını ilişkilendirecekler ve bizim saf milletimize bunu yutturacaklar. Kurtlar vadisi mi yoksa Türkiye mi burası?

Pazartesi, Mayıs 15, 2006

hayırdır inşallah

Bu günlerde bi işler var başımda ama hayırlısı olsun bakalım. Yaklaşık bir ay önce bir motor kazasında sağ ayak bileğimde kırık ya da çatlak oldu ve ben bu kiloyla tek bacak kalmanın ne kadar zor olduğunu anladım. Bir süredir alçı ve koltuk deyneğini bıraktım ama iyileşmesi için bir miktar daha zamana ihtiyacım var sanırım. Herşey bununla kalsa tamam olur dicem ama işlerimdeki gerileme -piyasadaki durgunluk sonucu- baya canımı sıkmakta. Benim şahsımda olaylar negatif yönde cereyan etmekte ve dün Fenerbahçe şampiyonluğu kaybetti. Aslında bir fenerli olarak ne bir oyuncusunu tanırım ne de maçlarını takip ederim ama... Dün kader maçının saat kaçta dahi oynandığını bilemicek kadar pasif bir taraftarım ama -sonucu da netten öğrendim- galatasarayın şampiyon olduğunu öğrendiğimde içimden bişeyler koptu, akıp gitti sandım ne yalan söyliim. Bir hüzün sardı beni ve bir müddet kendime gelemedim, içimden de oyunculara milyarlık eşşekler demekten kendimi alamadım. Yav sen nası berabere kalırsın son maçta, sen nasıl yenemezsin lig sonuncusunu, yav siz nesiniz laayyyyyn. Kızgınım, evet kızgınım bu kadar pasif bir taraftarken ama bide gönülden destek verenler ne hissetti acaba ben bile böyle iken. Dedim ya bi işler var şu sıralar başımda, hayırlısı ne ise o olsun demekten kendimi alamıyorum. Akşam oldu dükkanı kapatmak gerek, akşam oldu evime, oğluşuma ve canım karımın yanına gitmek gerek, akşam oldu günlük olayları kapının dışında bırakıp boş bir kafayla eve gitmek gerek, herkese ii akşamlar dilemek gerek.

Cumartesi, Mayıs 13, 2006

bu da olayın sanatsal yönü

silip süpürme aşaması son

biraz bulanık çıktı ama bu kadar yiyince ve içince böyle görünüyoo

silip süpürme aşaması

imalat aşaması son

imalat aşamaı 3



kocasının sıkan kemeri Encan64 tarafından gevşetilir..:)

imalat aşaması 2

imalat aşaması 1

EN ALASINDAN ÇİĞ KÖFTE

Encan64-Alo naber
Ben-İyilik senden naber
Encan64-Bu akşam müsaitmisiniz
Ben-Olmamıyık hem nasıl müsaitiz
Encan64-İi o zaman bu akşam sizde çiğ köfte yapcez
Ben-Okey
Encan64-Canoş bişii demez dimi
Ben-Gelin gelin siz ne dicekmiş, ben tamam dedikten sona o ne karışırmış
Encan64-Bak söylerim Canoşa
Ben-söyle nolcek ki
Encan64-Okey akşama görüşmek üzre o zaman
Ben-Tamam görüşürüz

Kırmızı düğmeye bas ve kapat

1 Nolu tuşa uzunca bas ve Canoşla konuş

Ben- Alo canım naptıın
Canoş-Napiim annemlerden Emoşu alıyom
Ben-Canım bak ne dicem
Canoş-Evet
Ben-Akşama Encan64 gil gelmek istiyomuş ne diim
Canoş-Üff gene bi sürü iş
Ben-Yok canımcım ne işi
Canoş-Ne işiymiş; sanki sen yapcen bütün işleri, koştur , hizmet et
Ben-Ama canımcıııımü
Canoş-Tamam tamam gelsinler ama herkes kendi yiceni içcenii getirsin, ben kimseye hizmet edemem
Ben-Tamam canım nasıl istersen


Eh pek böyle geçmedi ama yinede bi izin isteme ya da haber verme seramonisi yaşandı tabiatıyla. Nede olsa hatuna haber verilmeliydi ve oluru alınmalıydı. Neyse 21:00 itibarıyla misafirlerimiz hazır ve nazır bir şekilde bize teşrif ettiler ama benden önce.. 21:00 gibi gelebileceklerini söylediğinde Encan64, yaa olurmu çok geç daha erken gelin dedim ama ben onlardan 10 dakika sonra eve girebildim oraya buraya koştururken.

Veee başlandı çiğ köfte imalatına, tabii bu arada ırakı servisi de başlamış oldu. Gece saat 03:00 civarında sona erdi. Herkes biraz yamulmuş, biraz uykulu ama mutlu bir şekilde evinin yolunu tuttu. Güzel bir geceydi vesselam. Arada bi dağıtmak güzel oluyo, hele bi de sevdiklerinle olunca deme gitsin...:))

Ha birde çiğ köfte durdukça güzelleşiyo, herkes bi sonraki lokmada; oooo bak bu daha güzel olmuş diyo. Gerçektende her bi sonraki lokma daha güzel oluyoo ama şimdi soruyom kendi kendime "çiğ köfte mi durdukça güzelleşiyoo yoksa biz mi içtikçe güzelleşiyoz" diye...

Perşembe, Mayıs 11, 2006

gelmiyorlar

Hasanlar aradı gelemicez diye. Gelemiyeceklermiş....

daha iyisini siz yapın

Çarşamba, Mayıs 10, 2006

Hayaller gerçek olsa:)

Son bir sattir hapşuracam bir türlü hapşıramıyom. Işığa bakıyom olmuyo, daha çok bakıyom olmuyo ama burnum kaşınıyo, gözlerim sulanıyo fakat ben hapşıramıyom. Nezlenin ilerleyen safhalarında da olur bu olay ve ben çıldırırım hapşuramadıkça. Işığa bakarken gözüm tavana ordanda duvarlara kayıyor ve ben bi anda yine ne zaman ev sahibi olucam, bu tavanlar bu duvarlar ne zaman benim olacak diye düşünmeye başlıyorum.

Bu aralar toki diye bir olay var gündemde, evet benim gibi hiç bir zaman ev sahibi olamıyacaklar için bir fırsat olan toplu konut olayı. Canoş bu gün gerekli belgeleri belediyeden aldı, bi güzel inceledik. Gerekli yerleri doldurduk ve başladık hayal kurmaya; ahanda evin şurasını şöyle yaparız, burasını böyle yaparız diye. Ohoo bizde bi telaş bi telaş, eşyalar sığarmı, koridora dolap yaptırsakmı acaba, mutfağın koridora açılan kapısını kapattırsak da oraya dolap yapsak bişi derlermii vs. Bir anda kendimize geliyoz ve dur bakalım kura çekilsin, bize çıksında ne yapcemize o zaman karar veririz diyoruz biraz korku ve hayalkırıklığı karışımı duygulara kapılarakten. Hıdrallez için çizdiğim evin resmine pek benzemiyo ama olsun.

Salı, Mayıs 09, 2006

bu gün tamamen kös kös oturmakla geçti dicem ama öyle olmadı. sabah geldiğimde yeşileriğin blogunu açtım ve büyük bir keyif alarak okumaya başladım. ilerleyen saatlerde üniversite yıllarından ev arkadaşım hasan aradı uşağa gelicez diye. ohhh nasıl sevindim anlatamam, çok özledim o günleri ve arkadaşlarımı.
bi ara '' ee hasan haftasonu geldimi içmek ister, mangal ister, dost sohbeti ister, kakara kikiri ister'' düşünceleriyle sevincim telaşa dönüştü, napıcaz len. tamam dedim benim de burda arkadaşlarım dostlarım ve güzel bi çevrem var, hemen devrimi aradım; haftasonu yapılacak etkinlik için. konuşmanın bir yerlerinde konu blog meselesine geldi ve ben devrime blogspot dan bahsettim. biliyorumki o da çok sever yazmayı ve okumayı. hemen gıyabında bi üyelik tahsis edip devrime gerekli bilgileri verdim. artık o da bu alemin bir üyesi sevinciyle kontrol ediim dedim ama nafile, sayfalar açılmıyoooo. sürekli güvenlik gerekçesi ile açılmadığından bahsediyo. herşeyi yaptım ama iyiye gideceğine daha da kötüye gitti. hatta en sonunda benim şifre bile tanınmaz oldu sistem tarafından. bozuk ve yetersiz ingilizcem sayesinde yardım sayfalarından bütün geçmişi silmem gerektiğini öğrendim. işte sonuç başarılı.

Pazartesi, Mayıs 08, 2006



bu da hayatın başka bir güzelliği.

canım oğlum ne yemiş bakiim öyle!...

işte obezite kurbanı bendeniz....

işte gerçek hediye mevzuu

şu anda yeşileriğin 24 ağustos 2005 tarihli hediye mevzuu başlıklı yazısını okuyodum ki ahanda ben ve hediye olayı dedim bi an için.. sevgili eşim bana son bir iki yaş günümde aldığı hediyelerle, hediye seçimindeki yaratıcılığının hangi boyutlara ulaştığını göstermiş oldu ki dumurların dumurunu da beraberinde yaşamış oldum.
canım benim bir taşla iki kuş vurmakta üstüne yoktur, hem bana hediye almış olsun hem de evde işe yarasın. tamam dvd player'ı anlayabiliyorum; ben elektronik eşyalara bayılırım, eşim filmlere bayılır. herşeye tamam da tahtadan yapılmış 2 öküzün çektiği kağnı neyi ifade ediyoooo.
allahım ne düşünmem gerekiyoooo. yavrım bana ne demek istiyoo. ben kilolu bir erkek olabilirim, su için bile yerimden kalkmaya üşenip bana bi su getirmisin diyebilirim ama bu kadarının hak etmemişimdir herhalde. insan evde vitrinde duracak bir biblo için eşine bunu yapabilir mi? yeşil eriğe yorum yazayım dedim ama baktım tarih baya eski, benim için güncel ben de buraya yaziim de belki o da merak ederde okur ve hediye mevzuunu fazla büyütmemesi gerektiğini anlar diye düşündüm. işte böyle, hediye mi aldık yoksa niye doğdun öküz herif şeklinde bi benzetmeyle mi karşı karıya kaldık anlayamadım ama ben sevgili eşime hayranım çünki o çok saf gönüllüdür. iananıyorum ki bu yönüyle bakmamıştır olaya.

Pazar, Mayıs 07, 2006

eee, gece geç bir saat oldu ama ben hala ayaktayım. yazmak istiyorum ama ne yazacağım konusunda pek bir fikrim yok, aslında anlatılacak o kadar çok şey varki... belki daha sonra kafam yerindeyken toparlar ve yazarım. şimdilik herkese ii geceler.

Cumartesi, Mayıs 06, 2006

çok sevdim bu olayı

uzun yıllar günlük tutmuş birisi olarak, bu ortamda bişeyler yazmanın ve diğer insanların yazdıklarını okumanın bu kadar güzel olacağını hiç ummamıştım.
sonuç olarak herkese selam....